Uğur Süleyman Kardeşe Mektup

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله والصلاة و السلام على رسول الله و أصحابه الغر الميامن و أهل بيته الطاهرين الطيبين أصحاب لواء

التوحيد و الدين

Sevgili kardeşim Uğur Süleyman, yedi aydır, o sıcak ve içten sohbetlerine hasretiz. Senin bir an, aramızdan ansızın bir ak güvercin gibi uçup gittiğini düşünür gibi olmuştuk. Ğiyabın hepimizi üzüyor fakat, fedakarlığın da aynı zaman da bize her gün ahlakî dersler veriyor, kalplerimizi diri tutuyor, nefsimizin aldanışları karşısında bizlere keskin bir kılıç ışıltısı gibi öğüt veriyor.

Sen, “mal”ın ve “evlad”ın “dünya ziyneti” olduğunu insanlara va’zu nasihat eden bizlerden daha iyi fıkhetmişsin, fakat biz ne yazık ki bunu anlayamamışız. Senin bedenin burada iken, gönlün ve “el”in Çeçenistan’da, Filistin’de ve Afganistan’da idi. Fakat seni, Müslümanların içinde bulunduğu kahredici durum çok üzüyordu bunu iyi biliyorum.

Beraber yaptığımız davet yolculuklarında gösterdiğin fedakârlığı ve Allah yolunda cihad eden kardeşlerle ilgili paylaştığımız o unutulmaz duygulu anları asla unutmayacağım.

Seninle karanlıklarda çıktığımız ücra dağ başlarında; bir yoksulun, bir mağdurun veya bir felçlinin ya da üstüne başına bir şey alamayan minicik yavrularımıza umut gibi ulaştığımızı nasıl unutabilirim? Bir akşam üzeri hiçbir şeyleri olmadığını söyleyip gözyaşlarına boğulan “Yukarıkınık”lı (Göynük) Fatma Nine’nin ağlayışına, sıcacık bir teselli ve sofralarında neşeleri oldun.

Gecelerin geç vakitlerine kadar katettiğimiz yüzlerce km’lik yollarda birlikte geçirdiğimiz günleri, seni bu diyarlara gittiğim her zaman hatırladım. Gözlerim bu dağlarda buğulanarak hep seni aradı.

Sen, çamurlu ve yağmurlu günlerde benimle yaptığın bu yolculuklarda, çeyizini düzdüğümüz kardeşimizin eşyasını sırtında taşıdın ve benimle çamurlara bulandın.

Anadolu’nun Kur’an bilgisinden ve O’nun sahih akidesinden uzaklaştırılmış güzel insanlarına birlikte gönlümüzü seferber ettik, onlara Allah’ın kitabı ve O’nun dininin çok mazlum bir konuma düşürüldüğünü, bu sebeple yeniden bir uyanış meşalesinin tutuşturulması gerektiğini hep birlikte gördük.

Biliyorsun birçok insan beni bu yolda kınadı ve yaptıklarımızı küçümsedi, sen de bundan sana düşen istihza nasibini aldın. Fakat sen sevmiştin bu yorgunlukları ve sabah namazlarından önce çıktığımız bu yolculukları. Bu yolculukların asla bir seyahat ve gezinti olmaması gerektiğini ve Allah’ın davetinin götürülmediği bir gezi veya gezintinin israf ve günah olacağını aramızda defalarca konuşmuştuk.

Biliyorsun seninle gittiğimiz tüm gezilerimiz, adeta bir Kur’an dersine dönüşüyor ve Allah yolunda canlarını veren ve “İslam’ın Vatanları”nı koruyan ak yürekli yiğitlerin ezgilerini dinleyerek birlikte üzülüyor ve birlikte gözyaşı döküyorduk.

Seni, Gazze yolculuğunda sanki yalnız bırakmışım gibi hep hayıflanıyorum. Fakat Allah’ın takdiri böyle oldu. Gideceğini bizlerden dahi sakladın. Ama gitme haberin geldiğinde; “ilk kez sana uğruyorum hocam” demiştin! Benden tavsiyeler istemiştin. Ben sana ne tavsiyede bulunabilirdim ki, sen ki avuçlarının içinde tutuyormuşsun canını. Ben gibi bir gafil nereden bilsindi bunu!

Seni zaman zaman üzüyorduk, ama sen hep daha sabırlı ve Müslümanlara yakın durarak, kırgınlıklarını hep içine gömerek yaşadın.

Seni tanıyalı 20 yıl olmuştu. Zulmen gözaltına alınıp dahliniz olmayan bir hadiseden ötürü işkenceye tabi tutulmanızı duymuş ve sizinle tanışmak için sizi aramıştım ve seninle beraber bu imtihanlardan geçen sevgili İslam davetçisi kardeşimiz, Abdulhamid Turgut’la (rh.a) gıyaben tanışıyor olmamıza rağmen bu vesileyle bilmiş olduk.

O günden bu güne, senin elinin cimrilik nedir tanımadığını ve sağ elinle verdiğini, sol elinden dahi sakladığını yine böylece öğrenmiş oldum.

Sen, sevgili kardeş; Gazze’nin zalim Siyonistler tarafından acımasızca gece ve gündüz bombalandığında çok derinden bir yara almış gibi üzülüyordun. “Bir şeyler yapmam” gerekir diyordun, elinle yaptığını bu kez canınla yapmaya gidiyordun. Seninle geminizin karasularımızdan ayrılacağı son ana kadar yaptığımız konuşmaları hiç unutmayacağım.

Senin namazına ve taharetine gösterdiğin dikkati, kimin ardında namaz kılınıp kılınmayacağına dair bana yönelttiğin sorular bizi gerçekten düşündürüyordu.

Belki seni daha çok bir tacir olarak görüyorduk. Belki senin nereden geldiğini ve Allah’ın hidayetinin senin elinden nasıl tuttuğunu bilemiyorduk. Ama sen, hep bunları sakladın ve arınmanın yollarını aradın, zaman zaman seni eleştirdiğimiz olmadı değil, ama sen hep sabırla ve sükûtla bunları dinledin ve “güya” ilim sahibi olduğunu söyleyen birçoğumuzun göstermediği sabrı ve olgunluğu gösterdin. Bu konuda bizler hakkına halel getirmiş isek bizlere hakkını helal et!

Senin, Allah’ın izniyle bir kez daha sağlığına kavuşmuş olarak aramızda olmanı bütün kalbimizle arzuluyoruz. İnşaallah, bu “ibtila” senin imanının derecesinin bir göstergesidir. İnşaallah, bu senin için eksiksiz yazılan bir hasene ve Allah katında rızasının kapısını açacak olan cihadın olur! Rabbimizden dileğimiz, seni kendi katında, Aziz kitabında buyurduğu gibi;

 اِنَّ اللّهَ اشْتَرى مِنَ الْمُؤْمِنينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فى

سَبيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِى التَّوْريةِ وَالْاِنْجيلِ وَالْقُرْانِ

وَمَنْ اَوْفى بِعَهْدِه مِنَ اللّهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذى بَايَعْتُمْ بِه وَذلِكَ هُوَ الْفَوْزُ

الْعَظيمُ

“Gerçek o ki, Allah; mü’minlerden,kendilerine karşılığında cennet olacak şekilde mallarını ve canlarını satın almıştır. Bunun için de onlar Allah yolunda kital ederler (öldürürler) ve öldürülürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah’ın hak bir vaadi olarak.[zikredilmiştir] -böyle olunca- Allah’tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir ki? Öyleyse [mallarınızı ve canlarınızı] [Allah’a] satışınızdan ötürü sevinin ve işte budur en büyük başarı!” (Tevbe:111)

diye müjdelediklerinden kabul eder.

Sen, bizim hep birlik içinde olmamızı diledin ve bunun için bizi tenkid etmeye bile haya ederdin.

Senin ve diğer kardeşler için yaptıklarımızın senin duruşuna pek layık olmadığını biliyoruz.

Senden sonrasını ne konuşalım, hala oyunda oynaştayız mı diyeyim, yoksa hala gafletteyiz mi diyeyim! Bilemiyorum..

Bizler, değeri pörsümüş ve anlamı yitmiş, giden bir hayatın içinde tartışıp duruyoruz; Müslüman’ın Müslüman’dan faizli ev kredisi almasına “haram” diye fetva vermiyoruz ama, bir teşekkür belgesine bile layık görülmediğimiz (!) halde bankalardan “zaruret” adı altında; maaşı ve işi olan sigortalı memurların yüzde bilmem ne kadarla “FAİZ” almasına izin veriyoruz!? Böylece Müslümanlararası dayanışmayı emreden Allah’ın ayetlerini, hiçte “zaruret” içinde olmayan beyefendilerin iştahına ve teveccühlerine feda ediyoruz. (Tabii ki zaruret adına hiçbir ayeti feda edemeyiz) O zaman oturup kendimize soralım; hakikaten bu durumda ne diye namaz kılıyoruz? Şarap içince namaz kılmıyoruz (!) ama faiz alınıp verince namazlara ve insanların imanlarına sanki hiç bir şey olmadığını da öğrenmek zorunda kaldık?

Haramla iştiğal eden ve Allah’a savaş açmış faizli bankalardan faizle kredi alıp kendisine başını sokacak ev alan bir adam, acaba gasp edilmiş bir arazide namaz kılan veya izinsiz bir arazide namaz kılan bir kimsenin durumundan daha mı ehvendir diye kendimize sormuyoruz! Çalınmış parayla mescid yapılmasına fetva vermeyecek olan alimlerimiz, nasıl olsa faiz almıyorlar diye, faizli kredilere imza atanların haksız bir kazanca ortak olarak aldıkları evlerinde namaz kılmalarına bir şey demiyorlar! Demek ki artık böyle akidelerde İslam fıkhına dahil edilecekmiş bunu da görmüş olduk.

Zaruret nedir kimse düşünmemekte, zaruret ya devletin uyguladığı yanlış ekonomik politikalar sebebiyle varsa? Ya fakirliğin sebebi, sistemin kendisiyse, fakirlik olunca el kesilmezmiş, durumu, fakirlik olunca faiz alınıp verilebilirmişe dönüştü.

Gerçekten biz de artık birbirimize Allah için yardım etmeyip de faizle borç verip alsak ne olur? Bankaların müctehidleri bizi daha çok sisteme köle ediyorlar. Fakat bizim birbirimize yardım etmemizin farz olduğunu ve bunu terk ettiğimizde de Allah yolunda infakı terkettiğimizi bize anlatmıyorlar. Peki, “zaruret” (!) sebebiyle içine düşürüldüğümüz bu fakirlik içerisinde, bizden faiz alan bankaları işletenlere hakkında bu müftilerimiz neden Allah’ın ayetlerini hatırlatmıyorlar da sömürülecek olan Müslümanlara onların kârlarına daha da kâr ekleyecek fetvalar veriyorlar?

Allah’ın dininin hükümlerine iman etmek gibi, onları tatbik etmek ve öğretmekde hidayettendir. Müslümanlara doğruyu öğretemiyor muyuz acaba diye düşünmeye başladık Uğur kardeş!

Zalimler ve müfsidler, sizin Filistinimiz’e giderken, zalim İsrailden izin almanızı isterler ve sevgili dostları İsraili ve anneleri ABD’yi üzmemek için dini ve dinin hükümlerini kırtasiye kağıdı gibi kullanırlar. Rabbim zalimler hadleri aştılar ! Tevhid’in minberlerde, mihraplarda ve hutbelerde neredeyse unutturulduğu bir ülkede neler tartışıyoruz! Seninle konuşabilseydik de bunları sana anlatabilseydik. Ah…. Kardeşim,

Ebu Zer gibi iman etmeyenler, Ebu Zer’in (ra) fıkhından söz ediyorlar. Ebu Zer’den söz edenler Kur’an kıssalarının “mitolojik” hikayeler olduğunu söylüyorlar. Ebu Zer’i savunan kimileri de mucizeleri inkar ediyor ve Allah’ı yalanlıyor!

Sistemin kendilerine sunduğu nimetlerden yararlanarak vuruyorlar sırtına İslami hükümlerin. Onlar seni ve seninle beraber bu yola canlarını koymuş olan insanları konuşmuyorlar. Onlar kapitalistleşen “abdestlilerden” söz ediyorlar, ama Afganistan’da kanımızı akıtan; Bush’un ifadesiye “İslamla savaşmak” için gelmiş olan küfr ordularına ve kapitalizmin tanrısı ABD’ne karşı direnip cihad eden kardeşlerinden hiç söz etmiyorlar.

Onlar Ebu Zer’i konuşuyorlar, ama Ebu Bekr’i ve Ömer’i konuşmuyorlar, Halid’i, Ka’ka’ı, Ubeyde’yi, Salahaddin’i  hiç gündemlerine almıyorlar.

Bunlar Mescid-i Aksa’nın bile “oracıkta, uzakta olan bir mescid” diye bizlere yutturmaya çalışarak Yahudilere destek veriyorlar ve Türkiye’de Rabbimizin Kur’an’ını, ABD ve İsrail’i ve onların şeytanı liberalizmi semizletecek şekilde tefsir ediyorlar!

Sen de kalkmış gidiyor uyduruk [HÂŞA] hadislerde hikaye edilen ve -güya- Emevilerin saltanatını pekiştirmek için ihdas ettikleri “Mescid-Aksa” nın savunması mücadelesine destek veriyorsun! Gerçekten Yahudiler de inkâr etmiyorlar mı ”MESCİD-AKS”yı, yani “İlk Kıble”miz olan Mescidi? Tabii bu beylere göre orası, zamanında Yahudilerin “mezbeleliği” imiş de falan filan. Bunlar ne zaman Siyonist işgalci İsraili devlet ve Filistin’ide onun bir parçası olarak tanıyacaklar diye kendimize sormaya başladık.

Aramızda zaruret içinde olan Müslümanlar varsa içimizde açlarımız ve zor durumda olanlarımız varsa, ne diye Antalya’ya gider gibi, her kış cümbür cemaat binlerce kişiyi de ardımıza alarak “Umre”lere gidiyoruz?

Bizler hala “Başörtüsü”ne özgürlük sayhaları atıyor ve modernizmin başları örtülü hanımlarımıza ve kızlarımıza yine müslümanım diyenlerin Medya kuruluşları üzerinden nasıl musallat edildiğine şahid oluyoruz.

Kardeşim Uğur Süleyman, sana bunları niçin anlatıyorum ki; yeryüzünde milyonlarca Müslümanın kanı akıtılır ve koyun gibi boğazlanıp kadınlarının ve genç kızlarının ırzları, Amerikanın kafir askerleri ve onun kukla askerleri tarafından kirletilirken, hermenötik Kur’an (Kur’an’ı Protestanların İncili’ne dönüştürme) okuma kavgasını büyütüyor; cennet, cehennem ve kabir alemiyle ilgili tartışmalar yapıyoruz! Gerçekte Bizans kâhinlerinin İslamın fethinden önce yaptıkları boş ve anlamsız cedeli mi saplanıyoruz diye düşünmeye başladık

Bunları seninle konuştuğumuz eski günlerde konuştuğumuz gibi konuşabilmeyi ne kadar istediğimi bilemezsin.

Seni ve bu davada canlarını feda eden yiğit insanları unutmayacağız.

Sana ayrıca tüm Filistinli kardeşlerin de selamını ve dualarını da getiriyorum.

Duamız seninle, Allah Azze ve Celle senin ve bizim üzerimizden rahmetini eksik eylemesin. Amîn!

Mehmet Emin Akın – 16.12.2010 Perşembe