Türkiye’li Müslümanların Dili ve Akledişi

Türkiye’de Tanzimat’tan bu yana Batılı bilimlerin etkisiyle ve Avrupa’nın Osmanlıyı taksimi üzerine Müslümanlar iki dil geliştirdiler; birisi Osmanlıcı -islamcı, diğeri liberal muhafazakâr İslamcı. Bu her iki dil ve mantığının oluşmasında Tanzimat’ın ve Osmanlı Devletinin; yavaş yavaş Avrupa’nın siyasi, askeri ve kültürel egemenliğini kabul etmesinin önemli bir rolü olduğunu bir çoğumuz biliriz.

Batı ise, Osmanlı’ya ve Müslümanlara karşı romantik bir dil kullanmakla birlikte diplomasi de tehdit ve acı gerçekleri ve çoğu kez de şantajları gündeme getirerek hem Osmanlı’nın batıcı kadrolarını ve daha sonra da Cumhuriyet kadrolarını kullandı.

Müslümanlar; 18. Yüzyıldan itibaren sürekli hezimetler yaşamaya başlamış ve Batı’nın askeri üstünlüğe dayanan diplomasisi ve siyasi dili karşısında gerilemiş ve bunun karşısında tarihini, dinini ve de medeniyetini savunacak ve yeniden bir ümmet olma imkanlarını hayata geçirecek olan ciddi atılımlardan yoksun kalmıştı.

Derken, Osmanlı tarih sahnesinden çekildi ve biz Batı’nın ezici gücü ve kendi öldürücü geri kalmışlığımız ve cehaletimiz ve Cumhuriyet rejiminin adeta komünist tanrı tanımaz felsefesi ve ideolojisiyle baş başa kaldık.

Haysiyetli duruşlar ve Müslüman’ın izzetini kırıldığı yerden alıp kaldıracak; tarihi bir derinliği ve vakıada elle tutulacak hiçbir itiraz olmadı. Dersim ve Şeyh Said İsyanları çok kanlı bir biçimde bastırıldı.

Bu olayları düşündüğümüz zaman, Suriye’de rejimin Müslümanlara yaptıkları ve dünyanın bu katliamlar ve İslam’ın yeniden dirilişine engel oluşlarında ittifak etmeleri insanın aklına gelmiyor değil.

Dini olarak sağlam bir akide üzerine inşa edilmeyen Osmanlı Coğrafyası ve özellikle de Anadolu Müslümanlığı demek istedikleri İslam ve Din adeta bir cehalet yumağı haline gelmişti. Bugün Anadolu denen topraklar üzerinde insanlar daha çok ibadetlere önem verip akideye önem vermemeleri yani vela ve bera akidesini bilmemeleri tevhid ile Milliyetçiliği birbirinden ayrımaları onları Menderes döneminden bu yana sömürülmelerine ve din adına istismar edilmelerine yol açmıştır.

Baskıcı Cumhuriyet Dönemi; Müslümanları darağaçları ve katliamlarla korkutmuş, İslami eğitimi veya tedrisatı yasaklamış ve Türk toplumu dinsiz yani islama düşman bir topluma dönüştürmeyi amaçlarının başına oturtmuştu.

Müslümanlar olarak korktuk. Bu vatan için öldük toprağa düştük. Ama Cumhuriyet sonrası gerici ve hain ilan edildik. Allah’ın dinini düşmanları Müslümanlara nefes aldırmadılar ve ülkeyi bir korku devleti jandarma devleti ve sürgün ülkesine çevirdiler.

Tarikatlar zaten sağlıklı olmayan dini bilgileri ve yanlış adet ve gelenekleriyle yer altına çekildiler. Açıktan mücadele edenler şerefli kalem sahibi Müslümanlar zindanlarda çürütüldü.

Osmanlı’dan kalan Tanzimat ruhu ve Osmanlıcılık anlayışı, bu dönemin Müslüman yazarlarının yazdıklarında rahatça görülebilir.

Korku baskı, hapisler ve sürgünler toplumun aklını ve kalbini dümura uğratmış ve din taşraya itilmiş ve bırakılan da devleti kontrolünde tahrip edilmeyi bekliyordu. Rejime karşı müstesna bazı kalemlerin dışında toslayan kimse olmakla birlikte dini cemaatler, korku libası içinde yaşıyorlar camiler metruk hale gelmiş ve çoğunda namaz bile kılınamıyor, öğretmenler Kur’an’ın üzerine basıp onu çiğneyerek hakaret edebiliyorlar. Kur’an Hocaları çuvallara konulup öldürülüyorlardı.

Dini hayatın ilmekleri teker teker çözülüyor ve Müslümanlar, ne ekonomik ve ne de siyasi olarak bir varlık göstermiyorlardı. Bütün toplumda bir ümitsizlik başını almış gidiyordu.

1970’lerden sonra tercüme eserlerle başlayan bir bilinçlenme ve yeniden dirilme hareketi veya hareketleri, yeniden İslam’ın Batıcı bir rejim ve toplum karşısında hitap dinli yakalamaya çalmak üzereyken bir el bizi politika ile tanıştırdı.

Bu süreçte haysiyetli gibi görünen bir tavır ve dil zaman zaman varlığını hissettirdi ise de, islam’ın azameti ve onun gücü ve izzetine denk düşecek ve onun tarihteki misyonuna layık bir hitap dili geliştirmedik.Osmanlı’dan miras aldığımız hezimet yıllarının dili, bu kez yeniden biçimlendiriliyordu.

Kazanımlar, mevzileri ele geçirme anlayışları ve iktidar olma kurgusu ve iddiası Kur’an’ın dilini bu topluma unutturdu ve şimdi İslamı ve getirdiği akideyi topluma götürecek ve toplumu İslam hakkında aydınlatacak ve Allah’ı tevhidi anlatabilecek ve Müslümanları (ne kadar Müslüman kalmışlarsa) Şirk ve küfr kavramlarını ve nelere şamil olup olmadığını ortaya koyacak bir dili ve mücadeleyi yitirdik.

Batı’nın Kilise menşeli dili, üslubu ve maneviyatçılık hastalığı bizlere kuşattı ve “gavura gavur demeyeceksiniz” tehdidi; bütün eğitim ve öğretim dilimize ve davetimize de sirayet etti.

Şimdilerde Türkiye’de kendilerini İslami cemaat ya da hizmet olarak nitelendirenlerin birçoğu bu maneviyatçı Dekart dilini kullanıyor.

Dini cemaatler ya bilimi çok yücelterek ve kutsayarak Din adına batıcı rejimi rüşvet verdiler ya da kim zaman sağ görünen siyasi partilerin yanında yer alarak ya da ona alternatif Dini bir sağ hareketi olarak ortaya çıktılar. MNP,MSP ev Refha vd.

Bütün bu siyasi hareketler; Kur’an’ın ve Sünnet’in inşa ettiği dili kapalı mahfillerde kullanıyolar; fakat siyasal arenada ise , İslamın ve Kur’an’ın dinli kullanamıyorlardı. Toplum zaten kendilerine gösterilen yolda yürümeye ve kimseye hesap sormamaya alımıştı. Ne yazık ki, hesap soracak bir akideye sahip kadrolar aynı akide ve aynı fıkıh üzerine biraraya getirecek bir İslamî Dil ne yazık ki oluşturulamadı.

Bu Dil hala da güdük ürkek olarak yoluna devam ediyor ve rejimin kendilerine sunduğu imkanları kullananlar; bu haysiyetsiz, kimliksiz ve izzetsiz dili kullanmaktalar. Bu dil, kâh vatancılık, kâh Milliyetçilik ve kah da Osmanlıcılık kokuyor; ama hiçbir yerde muvaffak olamıyor. Dilini kaybeden bir ümmetin aklıyla ve muhakeme iradesiyle ve haysiyet sahibi olma karakteriyle oynanıyor.

Türkiye’de AKP ile birlikte hem Din algımız değişti ve hem de Dinin maksadları ve gayesinin ne olduğu halka unutturuldu. Kim unutturuyor diye hemen bir soru yöneltebilirisiniz; Bunda en büyük sorumluluk İslam alimi olduğu söyleyenlere düşüyordu. Türkiye’de İslami hareket siyasî bir dili kopya ederek marksist bir anlayışı söylemlerine kısa bir süre de olsa yansıtmak gibi bir eğilime de girmedi değil.

Şimdi ise, Modernizm’in etkisinde liberal bir dil ve özgürlükler ağırlıklı bir söylem gündemde. Ancak bu dil; gelecek nesilleri olumsuz etkileyecek ve bu dille birlikte içimizde yer eden bozuk ve çarpık bir kimlik de yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaktadır.

Adeta tarihi bir manevraya dönüşen siyasal sürtüşmeler; Müslümanları asıl gündemlerinin dışına çıkarmış, küçük hesapların ve kaybedilmiş ve de kaybedilecek olan siyasî hesapların içine girilmiştir.

Demokrasi’yi kullanarak iktidar olmak isteyen Müslümanların İslam’ın iktidarının ve İslam yeniden bu topraklarda söz sahibi olmasının çok ciddi bir biçimde önüne geçilmesi projelerine hizmet etmektedirler.

Çünkü Politika iktidar olma veya tabiri caizse İslam’ın meşru görmediği ama Tanzimatçı İslamcıların meşru gördüğü yollardan İslam’ın nefes alması için açmaya çalıştıkları yollarda, ne yazık ki Müslümanlar kimliklerin yitirmektedirler.

Türkiye Dini veya Türkiye İslamı laik ve devletleştirilmiş tevhidî kimlikten yoksun kültürel ve Şamanist bir Din olma yolunda işlenmektedir. Bunda hükümetin etrafında dolaşan ve üzerinde etkili olan bazı zevatın büyük bir etkisi var. Hükümetin zaten sağlıklı bir Din ve İslam politikasının olması düşünülemez bunu düşünmek gerçekten iyimserlik olur.

Göstermelik iyileştirmeler ve Diyanet’in kör topal verdiğini zannettiği mücadele öyle zannettikleri gibi kolay kazanılacak olan bir mücadele ve kavga değildir ve asla da gerçekleşmeyecektir.

Heybeliada Ruhban okulunun açılması ve Cemeveleri’nin sitatüsü hakkında Diyanet’in içine düşürüldüğü tuzak gerçekten akıllara zarar verecek türden bir gaflet alametidir. Ruhban Okulu’nun bunca yıl kapalı durmasından sonra açılması aynı zaman da yeni bir hak arama ve tazminat sürecini de gündeme getirecektir. Eğer böyle bir ihtimal yok ise bu daha kötüdür.

Ruhban Okuluna karşı Medreseleri istemek ya da Ayasofya’nın yeniden Cami olmasını istemek kadar gülünç bir şey olamaz. Bunun ne demek olduğunu; Türkiye’deki Tanzimat İslamcılarının hala körü körüne bu işin üzerine giderek ne kadar bu meseleyi anlamadıklarını ortaya koymuşlardır.

Ya Cemeveleri’ne ne diyeceksiniz? Cemevleri, Cami statüsünde mi olacak olmayacak mı? Türkiye’de Diyanetin kim yönetiyorsa buna da onlar karar verecektir.

Müslümanlardan olmadığını söylemek anlamına gelen Cemevi’nin bir Şamanist kültür merkezi olduğunu bilmeyenler varsa, Alevilik adı altında Türkiye’de gündemde olan akidenin ve dinin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Aleviliği İslam Dini’nin bir yorumu olarak kabul eden gafil İslamcı siyasiler; bunun ne demek olduğunu anlamaktan zaten acizler. İslamı yok sayan bir rejimin iktidarlarının veya hükümetlerinin arkasına saklanarak veya onun maskesi takılarak bu rejimle mücadele edilemez.

İslam, Allah’ın Dinidir; onu ancak Allah Kur’an’da bize çğretmiş ve Rasulü de Sünneti’nde bize açıklamıştır. Aleviliği İslam’ın bir yorumu görmek abestir, Kur’an’a aykırı bir dil ve söylem asla kabul edilemez.

Zira bu çağa kadar böyle bir söylemi, Müslümanların en cahilleri bile kullanmış değillerdir. İktidarda kalma ve Batının gözüne girme uğruna, İslam’la oynayanlar büyük bir yanılgı içindedirler.

İslam’a özde aykırı olan bir ideolojiyi ve geleneği İslam’ın yorumu kabul etmek ancak günümüzde Dini devletin ve Batının istediği kalıba sokacak olanların işidir. İşte bu dil; Kur’an’da Rabbimizin ve Sünnette Allah’ın Rasulü’nün bizi davet ettiği izzete ve haysiyete aykırı bir dil ve duruştur. Bunun Emsaline burada girmeyeceğim. Zira Din üzerine batını oyunların alet olan Diyalogcular ve laik liberal İlahiyatçılarımız da bu yolda AKP’nin zihnini karıştırıyorlar ya da AKP onları bu yolda kullanıyor biz bunun farkında değiliz.

İslam’ın Dili “tevhid dili”dir. Kur’an, tevhid ve kâfirlerden beraat akidesi üzere kuruludur. Allah’ın Rasulü; insana haysiyet ve izzet kazandıran bir akideyi bize getirdi. Bu akide ve dil; asla nifakın ve liberalizmin şirklerini ve Modernizm’in küfrünü inşa ettiği dille uyuşmaz.

İslam ne ise dili de odur. Kur’an neyi söylüyorsa, Allah’ın Rasulü’nün Sünneti de ancak onu söylüyor ve onu tefsir ediyordur. İslam bunun için Din Dili Nebevî Sünnet’in bizzat kendisidir desek yanılmış olacağımızı sanmıyorum.

Para, şöhret, kaplerin kayması, Batılı bir hayat tarzına özenerek yaşama ve Müslümanlar içinde seçkinlerin oluşturduğu dil; Allah’ın dinini ikame edecek olan bir dil değildir. Bu dil aynı zamanda akideyi de Müslümanlara Kur’an’da ve Sünnette beyan buyurulduğu gibi açık ve anlaşılır nifaktan ve yaltakçılıktan uzak olan bir dili inşa edemeyecektir. İktidar, bu dili inşa eden Müslümanlarala pek iyi bir diyalog içinde değil ama Cami’nin Alevi bir yorumu olan Cemevlerini politik amaçları uğruna itibara alabiliyor.

Peki, Diyanet’in gözünde Alevilik İslam’ın bir yorumu ise, onlara biz kimiz diye sorabilir miyiz? İslam’ın bir yorumu olan bir akide veya anlayışa, siz Din misiniz diye de sorulur mu? Eğer bir inanç İslam’ın yorumu ise, buna bundan sonra kalkıp da siz bir “din”misiniz diye sorulur mu? Zaten Din olmadıklarını bir nevi kabul ediliyorlar ama birileri de illa biz Din olacağız diyorlarsa bırakalım da din olduklarını açıklasınlar. Yahudiliği ve Hıristiyanlığı İbrahimî Din (!) olarak kabul edenler, Alevilik hakkında dillerini eğip bükmesinler onu da din olarak kabul etsinler!?

Hülasa, laik bir devletin işlevini İslam’a ve Müslümanlara yüklerken, bunun neler getirip götürdüğünün hesabını yapmayanlar, bu uğurda oluşturdukları dilin de gelecek nesillere nasıl bir miras bırakacağını da iyi düşünmek zorundadırlar.

Türkiye’de siyasetin ve liberal nifak dili Müslümanları dönüştürüyor ve tevhidi değerlerimizi yıpratıyor. Diyanet ise, bu yıpratılan değerlerimizi yeniden onaracak ve bunu tecdid edecek bir liyakata ve kadroya sahip değildir.

Türkiye’de İslam’ın ortak doğru bir dilinin olması demek, İslam’ın batıyla hesaplaşmayı görmeyi göze alması demektir. Türkiye’de ve demokratik üsluplarına başvuran İslami cemaatlerin ise, bu hesaplaşmayı göze alacak bir dilleri asla olmayacaktır.

Ortak İslami dil, ancak Kur’an’ı ve Sünneti rehber edinen Müslümanların oluşturabileceği bir dildir. Bu dil ahlakımızı ve akidemizi temsil edecek olan birdir. Ahlakta ve akidede dilini oluşturamamış bir hareket; İslamı temsilde zihinsel ve fıkhî çıkmazlar yaşayacaktır. Bu çıkmazlar bunalımlara ve bu bunanımlar da yanlış arayışlara ve yanlış yerlerde durmaya ve yanlış söylemleri dilimizde mal etmeye sebep olacaktır.

Mehmet Emin Akın

11.07.2012, Çarşamba 20:26