Tevhide İlk Adım

Bu yazımızda Mehmet Emin Akın Hoca’nın Tevhide İlk Adım adlı eserinden bir şeyler paylaşacağız.
Acizane Tevhid konusunda şunu demek isterim: Namazda kıblesi Kâbe olanın devlet yönetirken kıblesi Avrupa olmamalıdır. Tevhid hayatın her alanında kıblenin Kâbe olmasıdır.

Biz hiçbir kimseyi, Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün (s.a.v.) Sünneti’nden olmayan bir şeyle, Allah’a kulluğa davet edemeyiz. Hevâ ve hevese dayanan hiçbir inanış ve davranış türü, Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün (s.a.v.) Sünneti’ndeki hüda ve ilmin yerine konamaz. Allah’a tevhid üzere iman etmenin gayesi, O’nun rızasına uygun olarak tevhid ve ihlâs üzere amel etmektir.

Allah’ın kullarına farz kıldığı ilk şey; O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan, O’nu tevhid edip iman etmek ve tağutu inkâr etmektir. Allah, kendisini bilmemiz için benliklerimize akıl denen melekeyi koydu. Sonra resullerine ve nebilerine dinini vahyederek, kendisine nasıl iman ve itaat etmemiz gerektiğini öğretti. Onlar da bu ilmi bizlere, davetleri, yaşayışları ve güzel ahlâklarıyla öğrettiler. Öyleyse bilgimizin kaynağı vahiy, bilmemizin vesilesi de Allah’ın bize verdiği akıldır. Müslüman olmamızın vesilesi de nebilerdir.

Her müslümanın açık ve şüphesiz bil bilgiyle, imanın erkânı olan; Allah Azze ve Celle’ye, meleklerine, kitaplarına, rasullerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına iman etmesi gerekir. Bu erkân hakkında mütevatir ve sahih olarak gelen bir bilgi ve haberi inkâr eden, imandan ve İslâm’dan çıkar. İman; kalple tasdik, sözle ikrar ve ameldir.

İslâm âlimleri ”İman”ın tanımı hakkında farklı farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimisi ”iman”; kalp ile tasdik dil ile (iki şehadeti) ikrardır demişlerdir. Bu görüşe sahip olanlar sahabeden sonra gelen fıkıh âlimleridir. ”İman”, hem kalple tasdik, hem dil ile ikrar, hem de bedenle emredilen ibadetleri yapmaktır diyenler, selef-i salihin’in ve muhaddis imamların çoğunluğudur. Kimileri de; ”iman” sadece kalbin bilgisidir demişse de, bu söz doğru değildir. Bu temelden yanlış ve bâtıl olan bir sözdür. Çünkü bu söz Kur’an ve Sünnet’teki ”iman” tanımına aykırıdır.

Hz. Ebu Bekr (ra), Allah’ın Rasulü’nün (s.a.v.) ölümünden sonra mü’minlerin halifesi olduğu halde, kendisine ”zekat” vermeyenlere karşı, namaz kılıp oruç tutmalarına rağmen sahabenin icmaı ile cihad ilan etti. Öyleyse, dinin rükünleri olan ibadetler terk edilerek, kelime-i tevhide ve imana sahip çıkılamaz. Hiç kimsenin böyle amelsiz bir şekilde imana sahip olma hakkı olamaz.
İnsan bir şeyi ya sevmediği, ya korktuğu veya saygı duymadığı yahut da değersiz ve yararsız gördüğü için terk eder. Bunu yapanlar, dünya hayatını Allah’ın vaad ettiği ebedî hayattan üstün tutup sevenlerdir.

İslâm ülkelerinde laikliğin gerçek rolü, sadece ve sadece Hıristiyanlığa geçiş için yumuşak ve uygun bir zemin hazırlamaktır.
Bugün Türkiye’de İslâm’ı boğmaya çalışan laik rejim, yarın AB’ye (Avrupa Birliği) girdiğinde mi İslâm’ı Hıristiyanlığa karşı savunup koruyacak? Elbette böyle bir şey olmayacak. AB’ye girince, Hıristiyanlaştırma süreci daha da hızlanacaktır. Zaten bugün bunun birçok örneklerini görmekteyiz. Biz Müslümanları din istismarıyla suçlayanların elinden almanın yolu, onların gerçek din istismarcıları ve Allah’ın emirlerine itaat etmediklerini söylemek ve haykırmaktır. Fakat bunu bugün bu ülkede yaşayanlardan beklemek, ölülerin dirilmesini beklemek kadar imkânsız bir hale gelmiştir.

Allah’ın sadece yaratıcılığını kabul edip O’nun hükümlerini kabul etmemek İslâm değildir. Kim Allah’a gerçekten iman etmek istiyorsa, hem ibadetinde, hem de dünyayı düzenlemedeki hükümlerinde, yalnızca Allah’ın kitabını ve Rasulü’nün (s.a.v.) Sünneti’ni kaynak görmelidir. Ancak o zaman Allah’ı Rab ve İlah, Muhammed’i de (s.a.v.) rasul olarak tanımış olur.

Ebu Hanife (rh.a) şöyle diyordu:
”Kur’an’da zikredilen ‘yüz’ ‘el’ ve ‘nefs’ Allah’ın sıfatlarıdır, keyfiyeti belirtilmez. ‘O’nun eli, O’nun kudretidir veya nimetidir’ denilemez. Çünkü bu sıfat[lar]ı iptal vardır. Bu, kaderi inkâr eden Mu’tezile’nin sözüdür. Fakar ‘O’nun eli’ O’nun sıfatıdır, keyfiyeti hakkında konuşulamaz. ‘Gazab’ ve ‘rıza’sı sıfatlarından iki sıfattır, keyfiyeti hakkında bir şey denemez.(1)

Yeryüzünde bir milyardan fazla insanın ”Lâ İlâhe İllallah” demesine rağmen, Müslümanlar arasında bu kadar yaygın olan bid’at, hurafe ve şirkin sebebi; bu kelimenin sadece dille söylenişi, kalplerin, onun hidayete vesile olan ilim ve fıkhından mahrum olması veya bu kalplerde hâlâ cahiliyye şirkleri ve dalâletlerinin bulunmasıdır.

Dini sadece ahlâktan ibaret zannedenler, Hıristiyanlara benzemiş olanlardır. Dinin sadece ahlâk olduğunu söyleyenler, Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün (s.a.v.) Sünneti’ndeki hükümleri değiştirmek isteyenlerdir. Dini laik düşünce sistemine dönüştürmek isteyenler, şeriatın dinden olmadığını iddia etmektedirler. Bunun da açık anlamı; İslâm dininin insanlar arası hukukla ilgili kanunlar koymadığını söylemektir. Dolayısıyla bu sözü söyleyenler; Allah’ın insanların ilişkileri hakkında hüküm indirme hakkının olmadığını da böylece dile getirmiş olmaktadırlar.

Allah’a iman iddiasına rağmen, O’nun indirdiği hükümlerle hükmetmemek ve bu hükümleri geçersiz kılmak, ulûhiyette şirkinin en açık misalidir. Kulların korkusunu Allah’ın korkusundan öne çıkarmak da ulûhiyette Allah’a şirk koşmaktır.

Kâinatın, Allah’ın vücudundan başka bir şey olmadığını söyleyen ”Vahdet-i Vücud” (varlığın birliği) düşüncesi de Rububiyet’te Allah’a şirk koşmaktır. Bu, İskenderiyeli Yahudi filozof Philo’un felsefesidir. Oradan Yahudiliğe ve Müslümanların düşüncelerine geçmiştir. Müslümanlar arasındaki temsilcisi ise, Muhyiddin İbn Arabî ve Sühreverdi’dir.

Korkuda şirk; Allah’tan gayrisinin dilediğini yapabileceğine inanmak ve bu nedenle tevekkülü ve sabrı terketmektir.

İman ve İslâm’ın erkânına dâhil olan farzlardan herhangi birini; mazereti olmadan ve unutmuş olmaksızın terk, alaya alma, küçük görme ve kendisini bununla mükellef görmeme, küfr olan büyük günahlardandır. Bunun misali; namazı kıldığı halde zekâtı vermemek, zekâtı verdiği halde namazı kılmamak ve haccı terk etmek, Peygamberleri yalanlamak Kur’an’ın emirlerinin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak ve bu emirlerin çağın gerisinde görmek, Müslümanım fakat Şeriatı kabul etmiyorum, ”o el kol kesiyormuş” türünden cahilî sözler söylemek.

Allah’ın hükmü varken ve bununla hükmetmek mümkünken; Müslümanların, aralarındaki meselelerde hüküm vermek için Allah’ın hükümlerinin dışındaki hüküm mercilerine ikrah altında kalmadan, kendi iradeleriyle Allah’ın hükümlerini hafife alarak yani önemsemeyerek başvurmaları ve bunu Allah’ın hükmüne tercih etmeleri küfürdür. Bu ve benzeri küfürler, hem kelime-i şehadetin sıhhatini ortadan kaldırır, hem de bu, İman ve İslâm’dan çıkmadır. Kâfirlerin, mü’mini ölüm tehdidi, organlarını kesme ve parçalama iradeleri karşısında ”küfr” olarak sözü söylemek caiz olsa da âlimlerimiz, azimeti ve şehadeti daha hayırlı görmüşlerdir.

Abdullah İbn Amr’ın (ra) rivayet ettiği bir hadiste Allah’ın Rasulü (s.a.v.) şöyle demiştir:
”Dört şey vardır ki, bu hasletler kimde bulunursa o halis münafıktır; kimde de bu hasletlerden birisi var ise, onu bırakıncaya kadar nifak alametlerinden biri var demektir: Kendisine bir şey emanet edilince hıyanet eder, konuştuğunda yalan söyler, söz verince sözüne bağlı kalmaz ve tartıştığında ise, fücur (ahlâksızca, çirkin) olan söz söyler.” Buharî, Sahih c.1/189 (Kitabu’l-İman)

Çağdaş Modern Nifâk:
Bu, hem demokrat, hem laik, hem de Müslüman olduklarını söyleyenlerin nifâkıdır ki, itikadî olan nifâk türüne girer. Bu inançta olup da Allah’ın hükümlerinin uygulanmasını istemeyenler, tevbe edip dini yalnız Allah için halis kılmadıkça İslâm’a dönemezler ve Müslüman olarak ölmezler, öldüklerinde kendilerine Müslüman muamelesi yapılmaz ve Müslümanların kabirlerine defnedilmezler.
İslâm’ı demokrasiyle uzlaşır görenler; Allah’ın hükümlerine inanmayan ve O’nun hükümlerini Müslüman olduklarını söyledikleri halde, Müslümanlar arasında uygulamadıkları gibi, Müslümanların da kendi aralarında uygulamalarına engel olan münafıklardır.
Öyleyse İslâm’ı, küfr ve inkâr olan sistemler ve yönetim tarzlarıyla aynı anlama gelecek şekilde tanımlamak, Allah’ın dini ile insanların uydurdukları dinleri birbirine denk görmektir ki, bu da daha önce söylediğimiz gibi şirktir. Biz buna çağdaş nifâk diyoruz.
Bir mü’minin; itikadî nifâkları, şirkleri ve küfürleri apaçık olan hiçbir kimseyle nikâhlanması ve ticari ortaklık yapması caiz değildir. Nikâhları bâtıl, ticaret akidleri fasid ve geçersizdir.

Bid’atler içinde en tehlikelisi; kâfirlere ve müşriklere benzer davranışlarda bulunmak, giyim ve kuşamda onların dinlerinin ve akidelerinin gereği olan kıyafet ve geleneklerine uymaktır. Her bid’atin başlangıç sebebi veya vesilesinin ardında Allah’ın kitabına ve Rasulullah’ın (s.a.v.) Sünneti’ne muhalefet vardır. İmam Malik (rh.a.) bid’atle ameli dinde fitne olarak adlandırmıştır.(2) Çünkü bu, Kitap ve Sünnet’in te’yid etmediği bir ameli İslâm’da meşru görmek ya da meşruluğunu iddia etmektir.

Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat Akidesinin Bazı İlkeleri
1) Allah’ın Rasulü’nün (s.a.v.) Sünneti’ne inanmak ve O’nun (s.a.v.) şer’î hükümler koyduğuna iman etmek.
2) Günahkâr mü’minlerin cehenneme girdikten sonra, Allah’ın; onları kendi şefaati ve nebilerin, şehidlerin, salihlerin şefaatiyle cehennemden çıkaracağına iman etmek.
3) Hz. İsa’nın (as) yeniden geleceğine ve Deccal’i öldüreceğine inanmak.
4) Recm’in Allah’ın hükmü olduğuna ve bunu Rasul’ün (s.a.v.) ve sahabenin uyguladığına inanmak.
5) Allah’ın Rasulü’nün (s.a.v.) geçmiş ve gelecekle ilgili Allah’ın kendisine bildirmesiyle bize sahih hadislerinde verdiği haberlerinde O’nu (s.a.v.) ve bunu bize rivayet eden ashabını doğrulamak.
6) Allah’ın Rasulü’ne (s.a.v.) itaati Allah’a imandan bilmek.
7) Allah’ın Rasulü’nün (s.a.v.) Âli ve Ashabını sevmeyi imandan bilmek, onları sevmek, dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak, onlara sövmemek ve onları kötülememek.
8) Allah’ın Rasulü’nün (s.a.v.) raşid halifelerini sevmek, onların ictihadlarına saygı duymak ve onlara rahmetle dua etmek.
9) Allah’a isyanda kullarına itaat etmemek.
10) Kabir azabına inanmak
11) Hav(d)z’a inanmak.
12) Güneşin batıdan doğacağına inanmak.
13) Kadere inanmak.
14) İman; tasdik, söz ve ameldir.
15) İman, salih amelle artar, fısk, zulm ve isyanla eksilir.
16) Şirk, küfr ve nifâk olmayan herhangi bir ameli işleyen mü’minleri küfürle suçlamamak, onlar hakkında hüsn-ü zann etmek ve böyle amellerini mümkün ise hataya ya da cehalete yormak.
17) Mü’minlerin sıfatları üzere ölenler hakkında kesin cennet ve cehennemliktir dememek.
18) Sihir yapmamak, yaptırmamak, büyücü ve falcıların dediklerine inanmamak.
19)İman ehlinde olan günahkârların cehenneme atıldıktan sonra, Allah’ın izniyle oradan çıkarılacaklarına iman etmek.


(1) Aliyyu’l-Karî, Şerhû’l-Fıkh el-Ekber: s.58, 59 (Daru’l-Kutub el-İlmiyye 1.bsk. 1984 Beyrut)
(2) Ebu Şame (rh.a) Ebu Bekr el-Hallal’ın el-Cami’ adlı kitabında Malik İbn Enes’le (rh.a) bir adam arasında geçen şu ilginç konuşmayı naklediyor.
Adamın biri Malik İbn Enes’e gelir ve nereden ihrama gireyim diye sorar. Malik de ona Allah’ın Rasulü’nün (s.a.v.) tayin ettiği ve ihrama girmiş olduğu mikattan ihrama girmesini söyler. Bunun üzerine adam; ben ondan daha önce ihrama girdim deyince Malik, bunu senin için uygun görmüyorum der. Adam, bunun hoşlanmayacağın nesi var ki der. Bunun üzerine Malik senin için fitneden korkuyorum der. Adam, hayır olan bir ameli işlemekte hangi fitne olur ki? der. Malik (rh.a) dedi ki: Allahu Tealâ şöyle diyor:
‘Onun emrinden yüz çevirip uymak istemeyenler, kendilerine bir fitne veya cı verici bir azabın gelip çatmasından sakınsınlar!’ (Nur: 63) ayetini okuduktan sonra o adama der ki; Rasulullah’ın (s.a.v.) dahi sahip olmadığı bir faziletten daha büyük bir fazilete sahip olmaktan daha büyük fitne ne olabilir ki? dedi.
Bir başka rivayette de İmam Malik’in şöyle dediği rivayet edilir:
‘Bir adam Malik’e gelir ve nereden ihrama gireyim diye sorar. Malik de Rasulullah’ın (s.a.v.) ihrama girdiği yerden der. Adam peki ben bundan daha fazlasını yaparsam der. Malik; sakın böyle bir şey yapma, ben senin için fitneye düşmenden korkarım der. Bunda fitne olacak ne var ki, benim yaptığım sadece birkaç mil daha fazla ihramlı olmaktır deyince, bunun üzerine Malik dedi ki: Allahu Tealâ şöyle buyuruyor dedi:
‘Onun emrinden yüz çevirip uymak istemeyenler, kendilerine bir fitne veya acı verici bir azabın gelip çatmasından sakınsınlar!’ (Nur: 63) Adam tekrar; Bunda hangi fitne var ki deyince, Malik dedi ki: Kendi nefsin için seçtiğini Rasulullah’ın (s.a.v.) senin için seçtiğinden daha hayırlı görmenden daha büyük ne fitne olabilir ki? dedi.” (Ebu Şâme, eş-Bâisu Âlâ İnkâri’l-Bidai ve’l Havâdîs: s.90, 91)