Genç Kardeşlerime Kalpten Birkaç Kelime

بسم الله الرحمن الرحيم

لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ

يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ

 

“Andolsun, Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini tilavet eden, ve onları arındıran, onlara [el]kitabi ve [el]hikmet[i öğreten bir rasul göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar, daha önce apaçık/kesin bir dalalet içindeydiler.”

(Al-i İmran.164)

Bilin ki; Allah Azze ve Celle Rasulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve nebisini katından; bütün kainatı evvelinden sonuna kadar bilen bir ilim ve tüm alemi ve yarattığı alemleri en küçüğünden ne büyüğüne kadar, ğaflete düşmeden ve kendisini asla bir yorgunluk ve uyku tutmadan; muhkem hükmüyle idare eden ve her şeyi belli bir gaye ve maksad için yaratan ve bütün varlıkların ecelini ve amellerini bilen, bildiğinden asla bir hususiyeti eksilmeden; rahmetiyle; can taşıyan insana, hayvana ve nebata hayat veren ve hayatı bizim için varlığının ve “vahdaniyeti”nin bir ayeti kılan, ve yarattıklarının işleyeceklerini onları yaratmadan bilen ve işledikten sonra da bilmekte olan ve bunu bir hazinede muhafaza etmekten hiçbir zaman eksilik ve kusur arız olmaksızın göndermiştir..

Peki, o rasulllerini; bütün bu ilimden ve künhüne ulaşılmaz azametiyle, takdiriyle ve iradesiyle; katındaki ilmi, hikmeti, hidayeti ve nuru bize getirmeleri için seçen Allah Azze ve Celle; acaba kendisinde eksiklik ve kusur olmadığı halde nebilerini insanlığın eksikliğini mi tamamlamak için gönderdi yoksa, insanlığı daha da geriye götürecek ve yaratılış gayesinden ve hikmetinden uzaklaştıracak bir şeyle mi göndermiştir? Bir Müslim için bu sorunun cevabı tereddüde mahal bırakmayacak kadar anlaşılır bir açıklıktadır.

Bu vesileyle şu kesin hakikatın doğruluğunda ve sıhhatinde asla şüphe etmememizi gerekir:

Allah Azze ve Celle Rasulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün insanlık içinden tasadüfen seçmemiştir. Yani kendiliğinden, ezeli ve ebedî bir ilmi olmadan, ondaki ahlakı ve Dinine davette nasıl bir hikmet ve ilim üzere olacağından gafil olarak onu göndermemiştir.

Muhammed ‘e (sallallahu aleyhi ve sellem) verdiği risalet; kendisinden önceki tüm nebilerin ve rasullerin risaletlerinin bir misali; aynı hidayetten ve nurdan hakkı ve adaleti, sıdkı ve emaneti, merhamet ve insafı, doğruluğu ve kardeşliği Allah’ın kullarına hediye etmiştir.

O ebedî yaşamayacaktı hiçbir beşerin ebedi yaşamadığı gibi. Ancak insanlık ondan sonra da kıyamet gününe kadar yaşayacak ve yine nübüvvete ve risalete ihtiyaç duyacaktır. Ancak, Allah risaletini O’nunla hitama erdirdiğini ve “vahy”ini tamamladığını bize bildirdi.

O, (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün insanlığın kıyamet gününe kadar sürecek olan hayatlarında acaba onların akıllarını irşad edemeyecek, nefislerini ve iradeleri terbiye edemeyecek ve onları hakka ve adalete tevhide ve İslama yönlendiremeyecek, ve insanların zamanla içine düşecekleri sıkıntılarda ve ihtilaflarda yollarını açacak ve ihtilaflarını giderecek olan; bir ilim, hikmet, hüda, ahlak ve sünnet bırakmadan gitmiş olabilir mi?

Basit bir dünyalığı olan insanlar bile öldüklerinde servetlerini ve mallarını kimlere bırakıp bırakmayacaklarının hesabını yaparlarken; kainâtın rabbinin kendi katından bütün insanlığa rahmet olarak göndermiş olduğu nebisine ve Rasulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem); kendisine vermiş olduğu “vahy”e ve “ilm”e, “hikmet”e “ahlak”a “akletme”ye “firaset”e “emanet”e “tebliğ”e “sıdk”a rağmen, ümmetini ve kendisine kıyamet gününe kadar iman edip sünneti üzere yürüyecek ve Allah’ı O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bize öğrettiği ilimle bilecek ve onu tevhid edip O’na ibadet edecek, O’nun Allah yolunda cihad ettiği gibi cihad edecek, Müslümanlara bu muazzam ve mübarek Kur’an’ın; hidayeti, terbiyesi ve ilmi ve onun gösterdiği ilimden ve hidayetten ve hikmetten başka bir şey emanet bırakmayacağına göre; Onun bıraktığı Kur’an’ın nurundan ve Kur’an’ın hikmetinden ve Kur’an’ın nasslarının; ma’nâlarının işaretlerinin, lafızlarının, hikmetlerinin ve nasihatlarının aydınlığındandır.

O (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’a ve risaletine “hiyanet” etmeyeceğine göre; ki O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) Rabbinin “vahy”inin “emîn”i olduğunu ve Allah hakkında asla razı olmadığı bir tek sözü dahi söylemeyeceği Kur’an’la sabit iken, bize bıraktığı Sünneti ve hadisleri acaba bu hakikata ve bu hidayete ve bu ilme aykırı mıdır?

Uydurma ve münker hadisler elbette ki Allah’ın kitabına ve O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnetine ve hüdasına aykırıdır.

Fakat; Ona (sallallahu aleyhi ve sellem) iman eden, canlarını, mallarını ve çocuklarını onun dini ve getirdiği hidayet uğruna cömertçe feda eden ve onun canını kendi canlarından ve onun sağlığını kendi sağlıklarından ve onun ehlini kendi ailelerinden ve evladından daha çok seven ve ona asla karşı gelmeyen ve kendisine hiçbir ahlaksız tavır sergilemeyen ve Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) başlarında kuş varmışçasına dinleyen ve Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini Din ve iman bilen ve O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği din için dünyanın dört bir bucağında canların sebil eden ve O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) için ölmeyi hayatlarının en şerefli ve güzeli kazancı gören ve Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) dinini batılla ve dalaletle karıştırmadan; şirkin ve küfrün en büyük devletlerini yıkan ve şehadeti zifaf gecesindeki zevcelerinden ve hayatlarından daha çok seven ve Allah yolunda ölümü ve cihadı en büyük imanî müjde ve hayr gören ve O Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem), güçsüzken destekleyerek güçlü kılan ve Ona kendilerini siper ederek vahşi ve acımasız müşrik düşmanlarına karşı koruyan, Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretinde ve cihadında yalnız bırakmayan ve o öldükten sonra da cihadı asla terk etmeyen ve bir çoğu cihad meydanlarında canları veren bu insanların Allah’ın dini için bu kadar fedakârlık ettikten sonra, Onun vefatıyla birlikte Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) yolundan sapmaları ve onun getirdiği hidayeti; dalalet, imanı şirk ve küfr karşılığında satabileceklerini düşünebilir miyiz?

Eğer böyle bir düşünce ve akide sahibi isek, bilelim ki; biz hem Allah’ı, hem kitabını ve hem de Rasulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Allah’ın dini uğrunda; canlarına acımadan ve nefislerine hiçbir değer vermeden çölde suyu kaybetmiş ve sıcaklıktan hayatını yitirmek üzere olanın suya susadığı gibi, ölüme koşan bu insanlara yeryüzündeki en büyük zulmü yapmışız demektir.

Şimdi, soralım kendimize, bütün bunlar abartı mı yoksa tarihi hakikatler ve dinî doğrularımız mı?

Allah’ın dini için hayatlarını seve seve veren, savaş meydanlarında düşmanları onlardan ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar korkmadıklarını onlara göstermek için savaştaki en değerli ve hayatî varlığı olan “at”larıını kılıcıyla boğazlayan ve kılıçlarının kını kırıp meydana canlarını koyanların (Ca’fer İbn Ebi Talib gibi..) ve Kur’an’ı, onun bir harfini dahi tahrif etmeden bize getiren ve yeryüzüne; tevhidi, adaleti, ilmi, merhameti ve insanlığı canlarını avuçlarında taşıdıkları gibi, cömertçe, yiğitçe ve insanca bütün insanlığa Allah’ın hidayet ve bereketini taşıyan bu insanların Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnetini bize ulaştırmada ona hiyanet ettiklerini iddia etmek ve onların adaleti, ilimleri ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ne kadar sevdikleri hakkında şüpheler üretmeye çalışan ve adaletlerini; Müslümaların İmamlarının ve müctehidlerinin üzerinde ittifak ya da icma etikleri ilmi kaideleri, ilmi tedkik, tahkik cerh ve ta’dil hakikatını göz ardı ederek onların dalatlerini zedelemek isteyenler bilelim ki münafıklardır. Onlar, değil mallarını ve canlarını Allah yolunda ve Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünneti uğrunda vermek şöyle dursun, bir tek tırnaklarını bile Allah ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yolunda veremeyenlerdir.

Bu münafıklar, Yahudilerden ve Nasranîlerden Oryantalistlerin izledikleri yolda yürüyerek onlarla birlikte veya gönüllü olarak Kur’an’a ve Nebevî Sünnet’e karşı ciddî bir savaş stratejisi üstelenmişler; Kur’an’a ve Sünnet’e açık ya da üstü örtülü eleştiriler yöneltmektedirler.

Burada biraz duralım ve 1446 yıl geriye gidelim ve bu münafıkların ahlaklarını, dinlerini, ibadetlerini, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabının; Kur’an ve Sünnet için mücadelelerindeki ahlakları, ilimleri, cihadları, fedakârlıkları, cömertlikleri ve kardeşlikleri karşısında değerlendirelim!

Peki, sonuç? Kur’an’ın vahyi acaba bizlere onca ayetine ve İslam tarihî onca gerçeklerine ve Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat kendisinin şahidliği ve Allah’ın Kur’an’da onlaradan, onların da Allah’tan razı olduklarını söyleyen ayetler ve yeryüzünde onların sıdkı, imanı ve cihadlarıyla nasıl bir alemin inşa edildiği gerçeği ne yazık ki bize bu mukayese imkânı tanımayacak. Kur’an ve Sünnet; böyle bir mukayesenin; bu münafıkların ashabının değerinin yanında hiç bir değere sahip olmadıklarını bize söyleyecektir.

Münafıkların bu mukayasede bir değerlerinin olduğunu söylemek, başta Kur’an’ı yalanlamaktır. Bu mukayaese; tarihin ve insanlığın en sefil girişimiyle karşı karşıya olduğumuzu bize söyleyecektir.

Allah’ın kitabına iman ve tasdikleri ve ve O’nun Rasulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaatleri Allah’ın ve Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şehadetiyle sabitken ve “zimmetleri Allah’ın vahyinin şahidliğiyle tertemiz ve kılınmışken ve Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından “tezkiye” edilen bu insanların; Kur’an’ı yalandıklarını söylemek ve Rasul’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnetini ve de hadislerini bize “adalet”i ve “sıdk”ı gözetmeden getirdiklerini, İslam’a hiyanet etmedikleri halde, Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnetine hiyanet ettiklerini söylemek ne demektir?

Mehmet Emin Akın – Aralık 2011 Salı