Dua

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

“ Eğer kullarım sana benim hakkımda sana soracak olurlarsa; gerçekten Ben çok yakınım: dua edenin bana dua ettiğinde duasına cevap veririm. Öyleyse, benim onlardan istediklerime uysunlar ve bana iman etsinler umulur ki, onlar doğru olan yola girerler.”
(Bakara:186)

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
“Ve Rabbiniz dedi ki:Bana dua ediniz ki ben de size icabet edeyim.Gerçekten bana ibadet etmekten kaçınıp büyüklenenler, üsüte cehenneme gireceklerdir.”
(Ğafir:60)

Dua: Kur’an ve Sünnet’ten anladığımız gibi, ibadettir. Dua’nın bir ibadet olması, onun bir ilim ve akide olduğunu, bunun da, bir haddi (şer’î keyfiyeti), erkânı, adabı olduğunu ifade eder.

Dua’nın vücubunun iki aslı vardır: Birisi; Kur’an’dır, diğeri; Nebevi Sünnet’dir. Dua’nın hem Kur’an’da, hem de Sünnette adabı, sıhhatinin şartları ve hududu vardır. Kur’an ve Sünnet’te duanın bir ilim olduğu gibi, Allah Azze ve Celle’yi tevhid etme ilmine de şamildir.

Sahih bir dua; Kur’an’da nazil olan lafızlarla ve Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve selem) müstakil duaları ya da O’nun (sallallahu aleyhi ve selem) bize gelen rivayetlerde denildiği gibi, Kur’an’ın elfazının te’vili tarzındadır. Rukû ve secdede yaptığı tesbihat ve dualar gibi.

Dua’nın sıhhatinin iki esası vardır: Tevhid ve ihlas.

Tevhid; kalbin ve aklın, cehlin ve şirkin karanlığından arınması, niyette ihlas ise; Allah’ı Rububiyeti ve Uluhiyetiyle bilip, buna aykırı olan heves, zann, arzu ve şehvetlerden arındırmaktır. Dua’nın Tevhid ve ihlas esası üzeri bina olunması, onu hem zikr, hem yakîn dairesine dâhil eder. İhlâs aynı zamanda Tevhid’in gerçekleştirilmesidir. Çünkü bu, şirki ve riyayı kalpten uzaklaştırır.

Dua; Allah’a halis hamd ve O’nu takdis ve zikrin en açık vesilesidir. Dua’nın, edebi, erkânı olduğu gibi, gayesi de vardır. Dua’nın ibadet olarak kabulünün şartlarını da burada anmak gerekir.
a)      Dua’nın lafızların ve manasının şer’i lafızlar ve manalar olması.
b)      Dua’nın kabulün vesilesi olarak faziletli olan zamanı ve mekânı seçmek.
c)      Dua edenin durumu: (Hüsn-ü zann üzere olması, gafil olmaması) (sıla-i  rahimi koparıcı olmaması, günah olanla dua etmemesi).
d)      Dua’da, Tevhid-i Uluhiyet ve Tevhid-i Rububiyet ilmine riayet edilmesi.
e)      Dua’da tecrîd

Dua’nın sıhhatinin şartları, kabulünün şartlarını da söz konusu eder. Dua’yı, kulun, uyanık bir kalple yapması, duada ve mes’elesinde ısrarlı olması, umudunu yitirmemesi, duanın kabulünde acele etmemesi (duanın kabul edilmiyor su-i zannına kapılması) duada, i’tida (haddi aşmak) ve ilhad da (duada şirk) bulunmaması ve Allah’tan gayrisine, duasında yönelmemesi gerekir.

Dua; aynı zamanda, “zikr”, “hamd” ve “şükr”dür. Bu üç haslet, tüm ibadetlerin esasıdır. Bunun hepsini “tevhid”in tercüme eder. Herhangi bir ibadeti bu vasıfların herhangi birisinden tecrid ettiğiniz zaman, onun ibadet özelliği kalmaz.

Dua; mü’minin silahıdır. Onunla kendini korumaya alır. Dua, kaderle müsbet bir ilgi ve Sünnetullah’a uymaktır.

Dua’nın, kalbin ve dilin ameli olarak zikredilmesinin yanında, nefislerin ıslahında da önemi büyüktür. Bunun için, duanın kabulünden söz ederken, “hasen” ve “ma’ruf” olan sözün ve helal yemenin ve dilin afetlerinden sakınmanın önemini de burada hatırlamalıyız. Gıybet, zann, hased ve nemime, duaları ifsad ettiği gibi, tevbe ve istiğfarların reddedilip kabul edilmemesine de sebep olur. Buna “mevânü’l-kabul” (kabule engel olan şeyler) de denir.

Dua; Rasulullah’ın da (sallallahu aleyhi ve selem) buyurduğu gibi: “İbadetin bizzat kendisidir.” “Dua; ibadetin beynidir” yani özüdür. Dua; mü’minin Rabbini en güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla zikredip övmesi ve O’nu güzel olan isimleriyle zikretmesi, O’na, daima muhtaç olduğunu, kıyamet gününde ise, daha çok muhtaç olacağını bilerek, O’na, “korku” [havf] ve “ümit”[reca] ile dua etmesi gerekir. Dua; insanın aklını kemale erdirir ve nefsini ıslah eder. Çünkü dua; aklı, kalbi, dili ve bedeni Allah’ın zikriyle meşgul etmek, Allah’ın esma ve sıfatının ilmiyle ahlaklanmak ve “gayb”e imanı kalpte tesbittir.

Dua; Allah’ı sevmenin en güzel misalidir. Bunun için dua, en güzel vesiledir. Dua’da, iki önemli husus vardır: Birisi, doğrudan ibadet olan dua, diğeri kulunun ihtiyacını, fakrini ve aczini belirterek Allah’tan istemesidir. “Allah’tan bir şey istemeyen kula, Allah gazab eder” hadisi de bu manayı açıklar.

Allah’tan istediği halde Allah’a itaati terk eden kimse, kibr ve riya ehlinin sıfatlarını, üzerinde taşımaktadır. Allah’a ibadet ettiği halde, ondan istemeyen de dalâlettedir, gurura kapılmış ve Tevhid’in hakikatını anlayamamıştır. Bu iki insandan birisi, vesileyi reddetmiş, diğeri de, ibadetin hakikatından mahrum kalmıştır.

Dua ve Tevhid bu sebeple, birbirinden ayrılmaz. Dinin hakikatı Tevhid’dir. Bu, bütün ibadetlerin ilk kabul şartıdır.

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ
“ De ki duanız [tevhidiniz]olmasa Rabbim size hiç bir değer vermez”
(Furkan:77)

Kur’an’da Rabbimiz;

لَه دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ إِلاَّ كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاء لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلاَلٍ
“Hak olan dua [ibadet] ancak Onun hakkıdır. Ondan başkasına dua [ibadet]edenler, -kendilerine dua edenlere hiçbir şeyle cevap everemezler; tıpkı, suyu ağzına almak için iki avucunu suya uzatıp da istediği suya asla ulaşmayan kimse gibidir. Ve işte böyle, kâfirlerin duası [ibadeti]ancak dalalettedir.”
(Ra’d:14)

“kâfirlerin duası ancak dalâlettedir.” buyurmuştur Rabbimiz. Dua’da şirk; diğer ibadetleri de iptal eder. Çünkü bu, ibadetinde müşriklere benzemektir.
وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ {65} بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ {66

“Andolsun ki, sana ve senden öncekilere de vahyedildi; Eğer şirk koşarsan, bütün amelin bozulur ve sen kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olursun! Gerçek o ki, sem ancak Allah’a ibadet et ve şükredenlerden olur.”
(Zümer:65,66)
Şirk; Allah’tan gayrinde Allah’ın Ulûhiyet ve Rububiyet sıfatlarını görmektir. Bir ibadette Tevhid bozulursa, diğerlerinin hakikatte Tevhid üzere olması düşünülemez.

Mesela duasında; “ya falan benim duamı işit”, ya da; “duamı Allah’a, Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve selem) götürün” demesi,
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
“Sana ibadet eder ve senden yardım isteriz”
(Fatiha:5)

“Ancak Sana ibadet ederiz ve ancak Sen’den yardım isteriz” ayetinin hakikatine aykırıdır. Bu, Allah’ı isimlerinde ve sıfatlarında tevhidi uyok ettiği gibi,“ğayb”e iman rüknünü yıkar. Birçok kimse “duayı vesile edinme” ile kişileri “vesile kılmayı” birbirine karıştırmaktadır. İşte, şirk illeti de burada söz konusu olmaktadır. Salih amelle tevessül ve Salih amel işleyen kimsenin duasıyla vesile edinme Kur’an ve Sünnet’le sabittir.

Kişinin salih amelini zikretmeksiniz veya vesile edinmeyip mücerred manada zann ve hayaller üzerine bina edilen bir akide ile insanları vesile edinmek, kimi âlimlerce belli şartlarda şirktir, bazı âlimlere göre de bid’attir. Onun içindir ki, Ebu Hanife (rh.a) “falanın yüzü suyu hürmetine, -yeri- makamı, hatırı için” tarzındaki duayı kerih görmüştür. Eğer bu dua dinde hasen olan bir dua olsaydı, Ebu Hanife (rh.a) ve diğer imamlar bu sözü söylemezlerdi.

İnsanoğlu gerçekten hem zalim ve hem de cahildir. Tahiyattta nasıl dua ettiğini hiç mi fıkh etmez. “Falanın makamı için, falanın hakkı için” diye dua edeceğine, Rasulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) olan sevgin, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem)  ashabına, olan ve ihsan sahiplerine salihlere ve şehidlere olan sevgim için diyemez mi? Edebilir fakat cehl ve inad bazılarının böyle dua etmesinin adeta yanlış olduğunu onların kalbine fısıldıyor.

Kendine dua edilmedikçe, kendisi vesile edinilmedikçe, insanların dualarının ve hatta ibadetlerinin Allah’a ulaşamayacağını zannedenler Allah’a şirk koşmaktalar. Allah hakkında su-i zan ediyorlar.

Bizim için, hiç dua etmeyen mesabesinde olan bir kimseyi gıyaben nasıl vesile edinir veya rabıta denen amelle, amellerimizin Allah’a yükseltilmesinde vesile edinebiliriz? Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurmadı mı?

إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ

“Temiz söz O’na yükselir ve salih olan amel onu (Allah katına) yüceltir.”
( Fatır:10  )

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ
“(Kurbanlarınızın) ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Fakat O’na sizden takva[nız] ulaşır..”
( Hac.37)

Tevhid’i olmayanları vesile edinmek, takva üzere kesilmeyen kurbanların, Allah’ın ihtiyaç duymadığı kurban etleri hükmündedir.

Allah, şirk ehlinin kurbanını böylece reddettiği gibi, ortaya bizimle birlikte hiçbir sahil amel koymayan, bizimle beraber ve bizim de yaptığımız gibi salih ameli işlemeyen birilerine, gıyabında tevessül etmek ne demektir? Bu tıpkı, hayvanı keserken, Allah’ın zikrini bilerek terk edip, onu bıçakla kesmeye tevessül etmek yani bıçağın kendiliğinden kurbanı kesmesini istemek gibidir.

Mehmet Emin Akın – 10.08.2011