11 Eylül 2001 Münasebetiyle Bir Muhasebe

19. ve 20. yy dünyamız ilmî, teknoloji ve askerî gelişmelerin yanında eski siyasî denge ve düzenleri altüst eden siyasi bir kültür ve coğrafyanın da oluşmasına tanık oldu. Bu değişimden İslam Devleti olan Osmanlı da nasibini aldı ve Osmanlı ülkesi Avrupalı Devletler tarafından parçalandı. Böylece yeni haritalar, ülkeler, siyasî ve etnik yapılar baş gösterdi. Osmanlı’nın mirası üzeri kurulan devlet ve devletçiklerin hemen hepsinde Milliyetçilik düşüncesi, İslamî düşünce ve amaçların yerini almaya başladı. İslam Dünyası böylece eskiden sahip olduğu, tarihî, dinî ve sosyal dinamiklerini yitirmeye başladı.

Batı İslam Dünyasına yeni bir şekil verirken, istilasını hem düşünce alanında hem de siyasi ve ekonomik alanda sürdürüyordu. Zaten zayıf bir duruma düşen Müslümanlar ise, çabucak yutuverilen bir lokma oluverdiler. Batıcı kadroların hemen hepsi; müslümanların duygularını incitmiş ve İslama sırtlarını çevirmişlerdi. Hâlbuki sömürgecilere karşı hep beraberce omuz omuza savaşmışlardı. Önceden işgalcilere karşı verilen mücadele, bu kez de içerde ülkelerini kurtaran halklarla yönetici kadrolar arasında çatışmaya dönüşmüştü. Yöneticiler her gün tarihten kopuyorlar ve halklarına yabancı bir kültürün ve siyasi ideolojilerin odağı haline geliyorlardı. İslam ülkesi; Moğol istilası ve Haçlı Seferleri’nden sonra belki de yüzyıllar sürecek bir bunalım dönemine giriyordu. Moğolların vahşi ve yıkıcı istilasına rağmen tekrar toparlanmış ve bu kez de Haçlı ordularını püskürtmüşlerdi.

Ancak bu kez, işgal çok daha akıllı, daha sinsi ve her bakımdan donanımlı idi. Belki yüzyıllar süren bir araştırma ve planlamanın sonucunda gelmişlerdi. Yüzyılı aşkındır İslam Dünyası’nda ortaya çıkan ve günden güne de daha da karmaşık bir hal alan olayların ve gelişmelerin temelinde, geri kalmışlık, cehalet ve sömürgecilik anlayışına teslim olmayı aramak daha yerinde bir hareket olacaktır. Buna, Keşmir, Filistin, Afganistan, Bosna, Çeçenistan ve daha birçok İslam ülkesinde olanları gözlerimizin önüne getirebiliriz. Cezayir halâ işgalcilerin mantığıyla yönetiliyor. Diğer İslam ülkelerinin hepsinde hâlâ diktatör yönetimler iş başında. İsrail ve ABD’nin özellikle Ortadoğu’daki haksız ve adil olmayan politikaları her gün kanayan bir yara gibi tazeliğini korumakta. Yüzyıllarca süren işgaller, katliamlar, işkenceler, sürgünler sebebiyle Batıcı idarecilerden tüm Müslümanlar büyük zulüm gördüler. Bu zulümler ve acılar bugün de aynı şiddetle yaşanmakta.

İşgal günlerinde Müslümanların sahip oldukları bakış açısı, moral ve ruh dinginliği ve dinamizm; baskılar, işkenceler ve hapishanelerin ardından geriye içler acısı bir manzara bıraktı. Ülkelerinin sömürge olmasına canları pahasına izin vermeyen Müslümanlar, kendi idarecilerince hem aşağılandılar hem de dinlerine beklemedikleri baskıları görmeye başladılar.

Müslümanlar, bu kez kendi dilini konuşanlarca dinci, gerici diye adlandırılmaya başlandı. Hâlbuki ülkelerini kurtarma mücadelesi verirken, hiçbirisinin kendilerine bunu yapacağını akıllarının ucundan bile geçirmezlerdi. Yabancı düşmanı kovan ve ülkelerini özgürlüğe kavuşturan vatansever Müslümanlar, birden içerdeki düşman oluverdiler. Hâlbuki düşman, işgalci ve sömürgeci Avrupalı devletlerdi. Ne olmuştu da kendileriyle omuz omuza cihad-ı mukaddes yaptıkları söylenen –gizli batıcı-kadrolar onları vatan hainleri ve gericiler olarak suçlamaya başlamışlardı?. Moğollar bile tüm askerî güçlerine rağmen, İslam’a girmişlerken, bu yeni yöneticilere ne oldu da ülkenin sahiplerini düşman ilan edivermişlerdi?

Bu sorunun cevabının ne olduğunu öğrenmemiz için fazla bir şey yapmaya gerek yok. Müslümanların ve müslüman ülkelerin (tabii müslüman ülke tabiri de bize mahsus) durumuna bakmak, bu sorunun cevabını verecektir. Sorunların temelinde Müslümanların bünyelerindeki parçalanma ve yabancılaşma vardır. Daha önce de olduğu gibi, ne yazık ki çok azımız 11 Eylül 2001 tarihinden önce de sonra da İslam Dünyası’ndaki sorunların asıl kaynağına eğilip çözümü ona göre aramadık. ABD  ve İsrail’in tüm dünyada ve özellikle Filistin ve Ortadoğu’da İslam’a ve Müslümanlara karşı takındığı ortak düşmanca ve zalimce tavır hep görmezden gelindi. Ama İsrail ve ABD ise, yıllardır İslami oluşum ve düşünce akımlarını takip ediyor ve güçlenmemeleri için her türlü yola başvuruyor. Üç Arap İsrail savaşında ABD ve Avrupa’nın tutumu halâ unutulmuş değildir.  Birileri halâ İslam ülkelerinde süregiden işgalin, Müslümanlar tarafından kabullenip kanıksamasını istiyor.  Bu kez ki işgal hem ekonomik, hem siyasî, hem kültürel ve hem de askerî olarak varlığını hissettiriyor. Kurtuluş günlerinde Batılı devletleri düşman ilan edenler; batılılar gittikten sonra batılılarla beraber İslam’ı ve Müslümanları açık ve gizli ortak düşman ilan ettiler. Bu gerçeği görmeyen ve doğurduğu kötü ve acı sonuçları kabul etmeyenler, sorunların ve buhranların tek müsebbibi gösterildiler.

ABD’nin ve Avrupa’nın oluşturdukları sömürgeci Batı emperyalizminin yeryüzünde işlediği cinayetlere ortak olmaya kalkışanlar; ne yazık ki insanlığa daha çok acı çektirmenin kanlı tarihini beraber yazma suçuna ortak olmaktadırlar. Bunun da iki sebebi vardır: Ya dünkü (bugün de asla değişmeyen) düşmana dönüşmüş olmak, ya da ABD’nin ve Avrupa’nın dünya politikalarının dinî, siyasî ve de tarihî mirasından daha da beteri istilacı zekâsından gafil ve bihaber olmak. Kendi medeniyet ve dinlerini dışlamış olan Müslüman ülkelerdeki yöneticiler, bu nedenle kendine has asil ve de haysiyetli bir tarihî bir duruşu ortaya koyamıyor. Demokrasi ve dünya barışı gibi kulağa hoş gelen iddiaların arkasına sığınıyorlar.
S. Hantington’da, onu hafife alanlar da yanılıyorlar. Batı, Medeniyetler savaşını çoktan vermişti ve bu savaşı da kazanmıştı. Sömürgeciliği destekleyen Avrupalı düşünür ve felsefecilerin ve siyasilerin yazıp söylemiş oldukları sözler bunun en canlı örneklerini oluşturur. G. W. Bush ABD’deki saldırılardan sonra bunu yeniden dile getirerek şöyle demişti: “…Bugün Medeniyetimiz, demokrasimiz ve yaşam tarzımız barbarlar tarafından saldırıya uğramıştır.” Hemen Ecevit de bu söze karşılık vererek ve kendini bir Amerikalı gibi görerek; “Afganistan’daki rejim çağdışıdır derhal yıkılmalıdır”  diyordu. Acaba Bush’la Ecevit’in gerekçeleri aynı mıydı? Taliban maddi anlamda bir Medeniyet iddiasında zaten olmadı ki? Taliban’ın ardında, ABD’ni gösterenler yıllarca Afganistan’da Müslüman kanının akıtılmasında ne yazık ki taraf olmuşlardır. Bin Ladin’i CIA beslemesi olarak ilan edenlerin, dün Sovyetlere karşı savaşırken ona mücahid diyorlardı. Bunların bazıları bugün ABD’nin ve CIA’in hizmetine gönüllü olarak koşuyorlar. Acaba şimdi sadece tarih yapılıyor diyebilir miyiz? Elbette ki hayır, tarihi yazmanın da ötesinde bir şeyler oluyor. Çıkarları uğruna Rusları Afganistan batağına iten Batı, bugün aynı ülkeyi kendisi işgal etmeye kalkışıyor. Değişen hiçbir şey yok. Bugün, düne ne kadar da benziyor.

Taliban ya da Bin Ladin’i “barbar” diye adlandıran Batı, İslam ülkelerinde de İslam hakkında irtica ve gerici gibi tanımlamaların kullanılmasına ve İslam Hukuku’nun Müslümanlar arasında yasaklanmasına en büyük desteği verdi. G. W. Bush, barbarların Amerikan değerlerine saldırıya geçtiklerini ve Amerikalıların özgürlüğüne ve demokrasilerine savaş açtıklarını söylerken, yüzyılı aşkındır Batı’nın halâ sömürdüğü İslam ülkelerinde İslam Dini’nin yaşanması ise, Müslümanlara yasaklanıyordu. Bush kendilerinden olmayanı ve kendilerine giyim kuşamda bile benzemeyen Müslümanları barbarlar diye nitelendirirken, bizim ülkemizdeki sözde ilerici, laik batıcı zihniyet sahipleri de İslam’ca yaşamak isteyenleri irtica ve gericiliğe mahkûm ediyorlardı.

Dikkat edenler İsmail Cem’in Bush’un değerlerinden söz etmesinden sonra, Amerika’yı savunan bir Amerikalı edası ve güveniyle o da “değerlerimiz”den söz etmeye başlamıştı. Hem de öyle bir edayla konuşuyordu ki; bir tek Türk onu Türkiye’nin kendi dış politikasıyla ilgili hiçbir konuda o kadar kendinden emin ve kararlı konuştuğunu görmemiştir. Yüzyıldan fazladır ayaklar altına alınan Müslümanların dinleri, şerefleri ve değerleri sanki ABD’nin değerleri yanında bir çöp kadar değeri yoktu. Bunu, İslam ülkelerinde görmeyen ve görmek istemeyen zihniyet İslamî değerlere karşı zalimce ve acımasızca elde ettikleri haksız galebeyi hep gözlerden uzak tutmaya çalışmışlardır.

Müslümanların dinine ve değerlerine ABD’nin ve Avrupa’nın ne kadar saygılı olduğunu Müslüman ülkelerdeki acımasız rejimlere verdikleri desteklere bakarak anlamak mümkün. Amerika’yı Amerika için anlayanlar, Amerika’yı bir de Müslümanların değerleri açısından ele alarak ne zaman görecekler? Batının bazı ibadet ve gelenekleri müstesna; ABD’nin Doğuda ve Afrika’da yıkımı ve yok olması için savaştığı Din acaba hangisidir? İslam’ın hiçbir siyasî, sosyal ve hukukî kavramının birkaç ülke hariç, tüm Müslüman ülkelerde kaldırılmasını kimler gerçekleştirdi? Bush, Amerikan değerlerinden söz ederken, İslami değerlerle nasıl sinsice savaştıklarını görenleri ise, kendilerine düşman ilan ediyor.

Batı, artık Müslümanların da bir değerler, ahlâk, hukuk ve siyaset sistemlerinin  olduğunu kabul etmeli ve bunun hayata geçirilmesinin önünde durmamalı. Dünyanın hayrına olan da budur. Herhalde Müslümanlar da; ülkelerinde dinî, ahlâkî ve millî değerlerin nasıl ayaklar altına alındığını çok iyi biliyorlardır. Batının İslam’la barışı ve İslam’a saygısı ancak yeniden İslamî Hukuk devletlerinin inşasına karşı durmamasıyla belki olacaktır. Ama gerçekte bu, hiçte olmayacak. Hukukunu imha ettikleri bir Dinin yeniden ayağa kalkmasını acaba Batı ister mi? Bunu Bosna, Cezayir ve Çeçenistan’da gördük. Dün de dedelerimiz Batı’nın bu acımasız tavrının görmüşlerdi. G. W. Bush’un çağdışı dediği şey, Rusya’nın işgali sebebiyle korkunç bir yıkım geçirmiş olan Afgan halkının milli ve de dini kıyafetleri ve İslam’a geri dönme yolundaki çabalarıdır.

Müslümanlar bugün iki yüzlülerden ve Batıcılardan saygı değil, değerlerini ve kaybettikleri, dahası ellerinden alınan haklarını istiyorlar. Batı dün İslam’ı, ülkelerindeki gençliğe ve siyasilere geri kalmışlığın tek nedeni olarak gösterdi. Bugün kendilerini bulmaya ve kimliklerine sahip çıkmaya çalışanlara da “terörist” ve benzeri isimler koyuyor. Müslüman ülkelerde gençlik dinden nefret üzerine inşa edilen bir eğitim aldı. Bu eğitime göre biçimlenmeyen ve hâlâ dinine bağlı kalan insanlar, cemaatler ve kurumlar ise, ne yazık ki ülkenin güvenliğini tehdit eden unsurlar olarak gösterildiler.

Müslüman ülkelerin gelişmesi refah ve barış içinde yaşaması; ancak İslam’ın özgür bir Din, ahlâk, değerler ve hukuk sistemi olarak kabulüne bağlıdır. Bunun başka hiçbir gerçekçi ve akıllı yolu yoktur. Vardır diyenlere İslami değerleri ve inançları baskı altına alan Türkiye’deki yönetimleri örnek olarak gösterebilirsiniz. Müslümanların ve yoksul insanların ekonomik baskılar altında ezilmeleri ve acılarına çare olmak istemeyenlere karşı çıkış bulacakları tek yol ve kapı İslam’dır. Zira İslam, hukuku özgürce uygulandığında bu acıların önüne geçebilecektir. Buna da isterseniz Müslümanların rüyası deyiniz.

Müslümanlar sahte saygı ve dindarlık safsatalarına artık kanmıyorlar. Zira Batıcılığın ve sahte Medeniyetçiliğin büyüsü bozuluyor. Bu büyünün Vietnam’da, Cezayir’de, Bosna’da. Çeçenistan’da ve Filistin’de nasıl çözüldüğünü ve modern Batı’nın acımasız yüzünü ortaya çıkıp makyajlarını aktığını, Aksa’nın küçük şehidi Muhammed Durre ve onun akranı yüz milyonlarca çocuk biliyor. Büyü bozulduğu için de gelecekte daha zor ve acı günler Müslümanları bekliyor olsa gerek.

11 Eylül 2001 günü, belki mucizevî bir şekilde birçok dünya sorununun da ABD eksenli olarak yeniden ele alınmasını gerektirecek. ABD, AB ve Müslüman ülkelerdeki yönetimlerin önünde iki yol var: Birisi tüm İslami hareketlere zoraki bir barışı kabul ettirmek veya silahlı olsun olmasın onları bir şekilde -feci faturasına rağmen- tasfiye etmek. Diğeri de onların hukuklarının iadesi ve dini değerlerine karşı uygulanan ulusalcı ve laik baskıcı politikalara son verilerek bir ateşkes sağlanması. Sizce hangisi kolay veya mümkün görünüyor, bana göre ikisi de mümkün görünmüyor.

Türkiye’deki gibi, baskıcı sistemler, Allah ile Müslümanlar arasına girmekten vazgeçmedikleri sürece; kan dökerek, baskılar uygulayarak, insanları yerli yersiz hapislere tıkarak basit bir dikiş-nakış kursuna bile başı örtülü katılmayı yasaklayarak Dine saygı gösterdiklerini söyleyemez.Bu, Müslümanların dinine doğrudan bir saldırı ve düşmanlıktır. Değil diyenler varsa, kendi değerlerini korumak için bunca yasa, yönetmelik ve yasak niye? Toplumda büyüyen acı ve gittikçe derinleşen travma ve öfke belki şimdi dışa yansımıyor gibi. Birileri bu öfkeyi ateşlemek için provokatörlük mü yapıyor acaba?

Sorunlarımızın dibinde uyuyan tarihi birikimler ve bastırılmış inanç bir volkan gibi hâlâ içten içe yanıyor. Ama kimse ne bunun varlığını itiraf ediyor ve ne de buna bir çözüm arıyor. İlk ve esaslı çözüm; İslam’ın laiklikle bağdaşan bir din olduğu ve Müslümanların laik olabileceklerine dair propagandası yapılan ütopyanın Müslümanım diyenlerin zihinlerinden tasfiyesidir.. Bu dayatmayı yapanlar İslami hiçbir ahlâk ve değeri korumazlarken, Müslümanların hem Müslim hem de laik olabileceklerini, kendilerini örnek göstererek propaganda etmektedirler. Bunu ne İslam’ın kitabı ne de peygamberi söylemiyor. Ama Müslümanların onlara aptalca inanmalarını bekliyorlar.

Bu; İslam’ın diğer inanç sahiplerine hayat hakkı, inanma ve yaşama özgürlüğü vermediği şeklinde anlaşılamaz. Laikliğin İslam’la uyuştuğunu ve İslam’ı dışlamadığını söyleyenlere, bunu modern bir sistemde söylemek çok kolay ve kârlı bir şeydir. Çünkü söz sahibi olan İslam’ın hukuku değil (ki İslam bu konuda emsalsiz bir özel hukuk alanına sahiptir) de ondan. İslam’a saygılı olduğunu her fırsatta dile getirenler; İslam Hukuku’nun adını ağzınıza alır almaz sizi (sanki İslam’dan ayrı ve vahşi bir şeymiş gibi) şeriat yanlısı olarak suçlamaya başlarlar. Peki, bu kimselerin söz ettikleri Din nedir diye insan kendisine sormadan edemiyor! İslam tabii ki Allah’ın ve Rasulü’nün tanımlamadığı İslamdır.

Taliban ve Bin Ladin gerçeği Müslümanların isteyerek seçtikleri bir gerçek değildir. Dünya sistemi ve ulusal devletlerin de bunda önemli derecede bir rolü vardır. Cihad olgusuyla terörü, birileri bilinçli olarak birbirine elbette karıştırmaktan hoşlanarak ve bundan siyasi kazanımlar elde edecektir. Taliban’ı aşırı fanatik ve yanlış bulabilirsiniz, ama İslam’ı cihadsız bir din olarak görmek isterseniz o dini kökten inkâr etmiş olursunuz. Dünyayı seven âlimler ise, “cihad”ı zihinlerden silmek için bu kavramı hiçleştirerek bunu “nefs cihadıyla” yozlaştırıyorlar..

İslam’da cihad hem iman, hem amel, hem de bir hukuk sistemi ve zulme karşı hak ve adalet mücadelesidir, tüm mazlumların koruyucu kalkanıdır. Cihadı nefs terbiyesi veya dünyalık edinmek olarak sapkın bir şekilde yorumlamak, namaza yoga ve spor demekten daha ağır bir hakaret ve kara bir cehalet örneğidir. Bunu ancak haysiyetsiz   “rejim uleması” yapabilir. Bu modern din uzmanları; kendi benliklerinin gerçek yüzüyle karşılaşmaktan sürekli kaçanlar ve gerçek yüzlerini aynada görmek istemeyenlerdir. Türkiye’de bu laçkalaşmış zihniyete sahip din uzmanları başkalarına din ve akıl öğreteceklerine, oturup Kur’an karşısında sahabe gibi, nefs muhasebesi yaparlarsa haklarında daha hayırlı olur kanaatindeyiz.

İslam’ın güzellikler dini olduğunu savunagelen; modern, teslimiyetçi ve vehme dayalı edilgen dini söylemi terk etmek zorundayız. Dininiz güzellikler diniyse, haydi buyrun dininizin aşağılanan ve yasaklanan güzelliklerini yiğitçe ve dürüstçe savunup sahiplenmeye millet sizden tabiri caizse yiğitçe ve adam gibi dimdik durmayı bekliyor. Muhteremler neredeyiz diye artık kendimize sorma zamanı gelmedi mi? Afganlı gariban, samimi ve temiz Müslüman âlimleri cahiller olarak kınayan ve Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünneti’nden yüzünde zerre alâmet olmayan yerli ve zavallı din uuzmanlarını da insafa davet edelim.

Kardeşleri kadar, kendilerinin ne yaptıklarını da onlardan soralım. Şiddeti ve nefreti de insanların kalbine kimin soktuğunu biraz oturup düşünelim. Dinimizin saygı gören kaç güzelliği kalmış onu da bir anlayalım?

Mehmet Emin Akın – 2001 – Eskişehir Kapalı E Tipi Cezaevi